Bulgaristanın başkenti neresidir? Sofya değil mi? Doğru en azından son bir yüzyılı aşkın süredir bu böyle. Ama atalarımız Balkanlara yayılmaya başladığında, bir Bulgar krallığı bu topraklara hükmederken bambaşka bir şehir ülkenin başkenti idi. Veliki Trnovo.

Varnadan Trnovo arası otobüsle üç saat kadar çekiyor. Güzel manzaralar. Adamlar yeşili korumayı başarmışlar. Kıskanmamak elde değil.

Trnovo garında inip İstanbula dönüş biletini hallediyoruz. Çalışan kadın Türkçe bilmiyor. İngilizce zaten bu coğrafyalarda dünyamıza ait bir dil değil gibi. Kör topal bir şekilde anlaşıyoruz. Çıkıp gps ‘i açıyor ve nasıl gideceğimize bakıyorum. Bulgar taksicilere para kaptırmaya niyetim yok, hele “keriz turistleri bir yoldum bir yoldum” diye anlatması beni öldürür.

İki yol var. Biri büyük bir yay çiziyor ve üç km kadar çekiyor. Bir de vadiyi kestirmeden geçen bir yol var. Haritada görünmeyen bu yol gps ‘e göre sanırım merdiven. Yürümeye başlıyoruz. Yokuş yukarıda olsa ağır bavulu çekmek pekte zor olmuyor. Sağa sapıyoruz, fakir evlerin arasından süzülerek az bir meyille aşağıya iniyoruz. Yol bitiyor derken sağdan biri çıkıyor, biz de o yöne dönüyoruz.

Yol yok. Çamur içerisinde çakıllar ve bunu aşarsak epeyce  dik bir yokuş bizi bekliyor. Neyse ki yokuşta merdivenler var. Allaha sığınıp bavulu sırtlıyor ve merdivenlere yükleniyorum. Bizimkiler geriden takipteler. Gözümün karardığı bir yerde soluklanmak için durduğumda bana yetişiyorlar. Bakınıyoruz, bulunduğumuz yerdeki evlerin hepsinden bir ölü çıkmış. Slav ülkelerindeki ölüm ilanlarını asma geleneği burada değişik bir hal alıp ölü çıkan eve de ölen kişinin adının vb bir fotoğrafıyla yer aldığı bir ilan asılmasına dönüşmüş.

Son sıkımlık barutumuzu da harcayarak caddeye ulaşıyoruz. Cuma akşamının dinginliğinin son anları olmalı. Kafeler dolmaya başlarken biz yolumuza devam edip otelimizi buluyor ve yerleşiyoruz. Burgas ve Varnadan sonra çok soğuk bir yerleşimde harika manzaralı bir odada az önce alıp geldiğim nevaleyi tüketiyoruz.

Karşımızda, nehrin karşı kıyısında Asenevtski Anıtı yer almakta. Gayet net bir şekilde karşımda durduğu için gitmeye gerek görmüyorum. 1895 ‘te yapılan anıt Bulgarların Ortaçağdaki güçlü günlerinin anısına dönemin güçlü hükümdarları olan üç kardeş Asen, Petar ve Kaloyan ile Asen ‘in oğlu Ivan ‘ı betimlemekte. Dört ayrı yöne doğru şaha kalkmış atların ortasında göğe doğru uzanan çirkin görünümlü bir kılıçtan ibaret bu anıt. Arkasındaki yapı nedir onu öğrenemedim.

Sabah yazı böyleyse kışı insanı ne yapar dedirten bir soğuk ile güneşli bir havada yola çıkıyoruz. Otelin ücretsiz bisiklet temin ettiği yazıyordu ama ne bisiklet var ne de bisiklet ile gezilebilecek bir ortam. Hediyelikçileri turluyoruz. Ahşap işi ıvır zıvır burada oldukça ucuz.

Ana hedef Bulgarların son kalesi olan Çarevitz. (Tsarevets) Çarın evi demek. Buraya doğru yürürken Sveti Dimitar Kilisesine uğruyor ve tam bu esnada bir düğüne denk geliyoruz. Kilise şehrin koruyucu azizine adanmış ve şehrin bilinen en eski kilisesi. Çok güzel bir manzarası var.

Yola devam ediyoruz. Kaleye geldik. Büyük 6, çocuk 2 leva. Ama hatırladığım kadarıyla aile bileti adı altında aldığım bilete epey az bir ücret ödedim.

Bir köprüyü aşarak içeri giriyoruz. İçerisi, ortaçağda evleri, kiliseleri ve elbetteki Bulgar çarının sarayıyla adeta bir şehir iken bizimkiler tarafından düm düz edilmiş. Şaka yapmıyorum, elle tutulur pek bir şey yok. Öyle ki restorasyon çalışmaları yapmaya bile doğru düzgün başlanamamış. Neyse ki Baldwin Kulesi denilen yer onarılmış.

Bu Baldwin İstanbulu yöneten Latin krallardan biri. Bulgarlarla savaşa tutuşur, aslında epeyce hasmını küçümser ve bunu pahalıya öder. Yakalanır, kör edilir, bu kuleye hapsedilir ve esaret süresi bir sene olmamışken idam edilir.

Buranın da manzarası güzel. Tam karşıda Trnovonun Türk ahalisinin yaşadığı mahalle ve cami görülüyor. Ana şehrin epeyce varoşların da kalmış ne yazık ki.

Kalenin olduğu yerden üç, dört km ötede Arbanasi denilen bir köy var. Zamanında yerleştirilen Arnavutların torunlarının yaşadığı köyde mimari açıdan güzel eski evler yer almakta. Fakat kalenin oradan kalktığı söylenen otobüslere denk gelemediğimiz için gidemedik. Açıkçası güneşten erimeye başladığımız için yürümeye de üşendik ve akşam gördüğümüz kafelerin birine doğru yolumuza devam ettik.

Samovodska Çarşiya denilen alışveriş caddesi şehrin günümüzde turistik kalbi. Restoranları, kafeleri ve gece klüplerini de sayarsak eğlence hayatının da merkezi diyebiliriz. Merkezi olduğu için ilk Bulgar isyanında yakalanan asiler burada asılmış ve günümüzde insanların pek umursamadığı bir anıt yapılmış.

Yemeklere gelirsek, kaliteli ve ucuz diyebilirim. Böylelikle deniz kıyısından içerilere girdiğimizi fark edebiliyoruz.

Tatlı ve dondurma olayında da gayet iyiler.

 
Veliki Trnovo Fotoğrafları

Paylaş bunu !

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir