Afrika Gezisi : Serengeti’nin karıncaları

Eylül 17, 2011 de Afrika, Alternatif Rotalar, Hakan Ersavaştı, Uzun soluklu turlar, Yurtdışı Geziler

Gece, böcek kovucularımı kapı eşiğine yerleştirmiş, sinekleri bayıltan tabletimi prize takmış, uçan haşereleri havada yakalasın diye zamklı kurdeleleri tavanın bir kaç yerine asmış, üzerime bolca siv-kov sıktığımdan odada dolaşan diğer bir kaç haşarata pek aldırmadan, tek kişilik yatağımda yerel bir kanalın ana haberlerin de çocuğu sıtma (Malaria) hastalığına yakalanmış bir babanın bir o hastane bir bu hastaneye koşturmasını acıklı bir halde seyrediyorum.

Aldığım tüm bu tedbirlere sebep olan, odadan içeri girererken yerde gördüğüm kanatlı-karınca şimdi ekranın sol kenarında dolaşıyor.

Gözüm bir yandan karınca da bir yandan da camekanda. Daha bu haber biter bitmez ana haberlerin ortasında ekrana yansıyan Avrupa menşeeli sinek kovucu bir kremin reklamı ile irkiliyor, reklamın bitmesi ile yarın gideceğim Arusha şehrinde bir başka Maleria’lı çocuğun ölüm haberini, bizde ki şehit analarının haykırışlarını hayasızca yayınlayan kanallardan alıştığım tarzda izliyorum. İki gözü iki çeşme ağlayan genç bir annenin TV camına yansıyan göz yaşları, içimde ki acıma duygusunu korkuya çevirmeye yetiyor…

Dün akşam rehberim Ali ile sabah 6’da haşaratı bol Osy Grand otel’in kapısında buluşmaya karar vermiştik. Başka bir gruba dahil olacağımdan ucuz olduğunu sık sık tekrar ettiği 3 günlük safari için günlüğü 400$’a el sıkışmıştık.

Saatin çalması ile o anda gördüğüm kabüs gibi rüyadan sarsılarak uyanıyorum. Dün akşam uyumadan önce gördüğüm karıncalar gece arkadaşları ile birlik olup aniden üzerime çullanıyorlar ve 1 milyon karınca incecik dişleri ile bir anda beni ısırmaya başlıyorlar.

Her bir karıncanın kendi ağrılığının 50 katını kaldırdığını bildiğimden o yolda gördüğüm yüksekliği 2 metreyi aşmış, yer altına doğru bir kaç on metrelik derinliklere ulaşabilen, bir örümcek ağı kadar karmaşık yuvalarında vızır vızır koşuşturan, ancak her biri geçtiği yerlere kendi kokusunu bıraktığından yaşadıkları köşeyi asla unutmayan bu bildik çalışkan yaratıklar, beni kendi yuvalarında bir yere mi taşıdıklarını anlamaya çalışıyorum.

Gözüm üzerleri sümük gibi yapışkanlı, yukarından sarkan uzun kurdelalara takılıyor. Üzerlerinde ki bir kaç kara lekenin ne olduğunu anlamaya çalışırken, kurdelaların dün gece benim astığım haşart avcısı bantlar olduğunu anlayınca yatağımda olduğumu kavrıyorum.

Afrika’nın bu Ekvator kuşağının sıcağında nasıl Kilimanjaro’nun karlı tepesini hayal edemediysem, aynı bilgisizlikle, bu sonsuz düzlüklerinde sabah ezanının bildik sesinin kulağımda çınlamasıyla bir yerimde bir sokulmuşluk var mı diye (sanki sokulduktan sonra bir şey yapabilecekmişim gibi) vücumumda sivri ya da bir böcek ısırığı arayarak yatakta doğruluyorum.

Hava kapkaranlık hala. Tüm gecenin üzerime yapışan nemini ve bir kaç dakikada olsa bir sonraki sivri kovucu sıvıyı vücuduma süresiye kadar ki zamanda temiz kokacağımı düşünerek banyoya giriyor ve buz gibi bir suda duş alıyorum. Ortalıkta başka bir haşarat yok ama sabahın körüde dün akşam ortalıkta bıraktığım kendi büyüklüklerinin 4-5 katı büyüklüğünde ekmek kırıntılarını taşıyan bir kaç karınca banyonun kırık fayans aralığından girip gözden kayboluyorlar.

Bu sabah, kahvaltı edemeden Ali ile buluşacağım. Oteli içten içe oyan bu yaratıklar binayı başımdan aşağıya yıkmadan, dün geceden hazırladığım ekme
k arası şokellamı bir çırpıda mideme indiriyorum.

Bu yörede özellikle yağmurun hemen ardından ortaya çıkan sivri sineklerin %50’si ölümcül sonuçlar verebilen sıtma (Malaria) hastalığına neden oluyorlar. Son yağmur buralara 15 gün önce yağmış. Yağmurda oluşan sineklerin bir çoğu kavurucu güneş altında hayatlarını uzun süre devam ettiremediklerinden etrafta sayıca azlar. Kendimi şimdilik şanslı saysam da her an yağmur yağar da, kirli su birikintilerine yumurtlayan sivrilerin bebeleri tarafından sokulurum endişesi ile sokağa her sabah Maleria’ya karşı düzenli aldığım antibiyotik hapımı aldıktan sonra çıkıyorum.

Dışarısı hala zifiri karanlık. Ortalıkta tek bir ışık yok. Dün gece otele gelirken gördüğüm, 1 km kadar geride ki otogarın cılız ışıklarını seçebiliyorum. Ancak arada ki karanlık cadde hiç de iç acıcı görünmüyor.

Sabah namazından çıkanlara, ya da bir kaç metrekarelik barakalardan oluşmuş dükkanlarına gitmeye çalışanlara sabah çayı satmak isteyen bir sokak çaycısı, köşe başında kendine bir yer kapmış. Çayı da, odun kömürlerinin korları ile dolu bir kaç yeri delik deşik teneke bir semaver üzerinde demleyerek satmaya çalışıyor. Ortada ne bir masa, ne de bir sandalye var. Yerde plastik bir kova ve içinde kendilerince temiz bir su… Kovanın tepesinde, sırat köprüsünden geçmeye çalışan bir fani gibi bir karınca kenarda, ıslak zeminde kayıp suyun içine düşüyor.

Çaycı, kova içine atılmış bardakları sadece bir çalkaladıktan sonra çayı koyup, sokaktan geçen bir adama uzatıyor. Kafamı kovaya doğru uzatıyorum. Suya düşen karıncayı kova içinde ki suda göremiyorum. Uzun boylu adam ayakta içtiği çayını bitirip, bardağı çaycıya uzatarak karanlık caddede kayboluyor.

Çok değil daha 30 yıl önce her Cumartesi sabahı, Kapalı Çarşının arka kapılarından birine bakan babamın dükkanına gittiğim günlerde içtiğim çaylardan pek bir farkı olmasa da, yıllar içinde ne kadar yoltulduğumu düşünerek çaycının ikramını nazikçe red ediyor, Ali’yi beklemeye devam ediyorum.

Acemi davranışlarından çırak olduğu anlaşılan bir çocuk, tahta kepenklerini daha yeni aralamış bir dükkanın gaz lambasını yakmaya çalışıyor. Çırak, birden harlayıp büyüyen gaz lambasının fitilini, lamba camının uç kısmı hafif islendikten sonra kısarak elini köşede duran bir sopaya doğru uzatıyor. Ortalığı birden kesif bir gaz kokusu kaplıyor. Çocuk, gecenin ayazında seyrek tahta pervazlar arasından sızmış ve dükkanın taş zeminini kaplamış Tanzanya’nın kızıl tozunu, sabah müşteriler yutmasın diye kirli ıslak bir bez ile paspas yaparak temizlemeye başlıyor.

Yanda ki dükkanın çırağı ise bu işi yan komşusundan bir çeyrek dakika önce yapmış olmanın rahatlığında dükkan kapısına çıkardığı tahta tabureye oturmuş, yanına koyduğu geniş bir el radyosundan yayılan bol tamtamlı bir müzik eşliğinde sokak çaycısının hemen yanında ki bir sokak satıcısından aldığı sert bir kurabiyeyi kemiriyor.
Kurabiyerden düşen kırıntılar, önce dizine oradan da yere yuvarlanyor. Yerde tek sıra halinde uzun kuyruklar oluşturmuş karıncalar, bir fabrikanın gece vardiyasında çalışan işçileri gibi, kendilerinin 2 katı büyüklüğünde ki kırıntıları sırtlanıp, dükkanın köşesinde ki bir delikten girip kayboluyorlar.
Yan yana iki dükkandan yayılan gaz lambasının ışınları ile aydınlanmaya çalışan sokakta bir araba ani bir fren yaparak önümde duruyor. Ali, dünkünden de kırık dökük bir başka araba ile gelip binmem için eli ile –gel- işareti yapıyor. Tırsıyorum içinde ki diğer karaderili şöförü görünce.

“Hani hayalimde ki Safari için geniş tekerlekli 4×4 Jeep? Hani başka gruplarla gidecektik?” diye sorduğumda diğer grubun turu iptal etmesi üzerinde tek kaldığımı öğrediğimde safariye çıkacağım aracın tekerlek jantları olmayan ve iç kapı döşemeleri bulunmayan bir araba olmasıyla endişelerim biraz daha artmaya başlıyor.
Kısa bir sohbet sonrasında, gözüm zifiri karanlıkta sadece silüeti seçilen kapkara kıyafetler giymiş şöföre takılı iken, Ali tur fiyatını yanlız kaldığım için arttırmaya çalışması işin üzerine tuz biber ekiyor. İçimden bir şey, Ali’nin bu teklifini kabul etmemem için sanki beni uyarıyordu. Soğuyorum birden… Ve Ali’den beni otogara kadar bırakması istiyorum.

Moshi’den safari merkezi Arusha’ya sık sık bir otobüs bulunabiliyor. Peronlara doğru giderken yolda sırtçantamı yakalayan başka bir sokak hanutçusu eşliğinde onlarca çığırtkan arasından geçip bir otobüse kapağı atıyorum. Otobüsün çığırtkanı beni arabaya bindirmesi ile bahşişini istemekten geri kalmıyor. 1$’ı eline sıkıştırdığımda çığırtkan neredeyse mutluluktan elimi öpecekti. Neden diye soracak halim yoktu da otobüs kalkarken 100 km’lik Moshi-Arsuha yolunun 2 saatlik yolculuğu için bilet parasının 3.000 Şilin (2$) olduğunu öğrendiğimde, şu ana kadar ödediğim anormal taşıma fiyatları kafamda canlanıverdi.

Moshi’ye gelirken taksiye verdiğim 100$’ı, dönüş yolunda 2 katı mesafeye 2$ olarak otobüse ödediğimde aynı güzergahta yan yana giden bu araçların içinde yaşanan hikayelerin de web sayfama isim hakkı veren “yolda ki yaşam hikayesidir.” diyerek kendimi avutuyorum.

Ben arabayla geldiğimden, benden önce yola koyulmuş otelin köşesinde karıncalı suda yıkanan bardakla çay içen adam, arkamdan otobüse binip yan koltuğuma oturuyor.
Etrafta yolcudan çok çığırtkanların olduğu, içinde oturanlardan fazla ayakta yolcu bulunan bir otobüste sıkış tepiş bir haldeyiz. Ha şimdi benzer bir yere geldik deyip akşam üzeri Laleli’den bindiğimiz otosüslerinden pek farkı olmayan bir araç içinde 2 saat sürecek Moshi-Arusha yolculuğumuz başlıyor. Hava aydınlanmaya başlayınca yolda her camı sonuna kadar açık, her deliğinden rüzgar giren otobüs içinde beni sokacak bir sinek olmamasının rahatlığında olsam da şimdi içimde ki tek endişe, bazı yolcuların HIV virusü taşıması…

Tanzanya diğer Afrika ülkelerine oranla daha iyi bir ekonomi ve yaşam şartına sahip olsa da özellikle Masailer arasında çok eşlilik ile yayılan HIV virusü taşıyanlar ülke nufusunun % 3’ü oluşturuyor. Masailerin yaşam alanlarının bu bölgeler de olması, bu yörede HIV oranını % 15-20’lere çıktığından bahsediyorlar. Yaşamın benim için de, onlar içinde bir sonu olduğunu bilsem de HIV’li insanlardan korkmamayı öğrenmediğim için ister istemez bir ön yargı ile insanlara bakmaktan utanmış bir halde kafamı cama yaslayıp bir çeyrek dakika kestiriyorum.

Arabanın içi tıklım tıklım. Yol üzerindeki köylere, mal satmaya giden bohçacı kadınların bohçalarının bazıları otobüsün tepe bagajında, bazıları içerde ayaklarının altında… Her bir kaç km’de bir inen yolcular yerlerini sayıları çoğalarak binen yolculara bıraktığından daha da sıkışarak yol alıyoruz. Neyse ki cam kenarında oturuyorum.

Son ½ saat içinde kızıl güneş, kızıl topraklar üzerinden yavaştan ağırdı. Zanzibarda bıraktığım Bay Phantom burada da karşıma çıkar mı diye etrafıma bakınıyorum. Şimdilik yok. Güneş karlı Kilimanjaro’nun uzantısında ki tepelerden çıkıp kendini gösterdiğin de çoktan sararmıştı. Güneşin ışınlarını yiyen otobüs içinde ki serin hava, aniden ısınmaya başlayınca giyindikerimden bir katını çıkartıyorum.

Boşalan yan koltuğa yeni bir komşu oturuyor. Adam benim aksime ter kokmayan beyaz gömlekli temiz giyimli. Selamlaşıyoruz.

Şimdiye kadar hiç bu kadar yakından bir Zenciye bakmadığı fark ediyorum. Bir deri kayış kadar sert ve tüysüz suratının ortasında, her türlü kokuyu rahatlıkla ayırt edebilecek büyüklükte ki delikleriyle kocaman bir burun ve altında bir gonca gibi açılmış her biri bir kayık büyüklüğündeki pempe dudakları ve aralarında parlayan iri bembeyaz dişleri, çok uzakları rahatlıkla seçebileceğini daha ilk bakışta anlayabildiğim ışıl ışıl parlayan gülen gözlerine takılıp kalıyorum.

İlkokul öğretmeni olduğunu söylüyor. Aylık kazancının 300$ olduğunu, bir köy okulunda tek bir sınıfta farklı yaşlarda ki 40 öğrenciye ders anlatmaya her gün Moshi’den kalkıp 30 km ilerideki bir köye geldiğini, kitaplarının az olduğunu ama okumak isteyen çocukların çokluğundan bahsediyor. Yabancıların daha çok yatırım yapmasını arzu ettiğini dile getirip, biz yabancılarla iyi iletişim kursun diye tüm okulda dersleri İngilizce yaptıklarını büyük bir gururla ekliyor. Doğu illerimize yaptığım geziler birden gözümde canlanınca her ne kadar biz de “İngilizce” hak getire olsa da “Çok bildik!” diyorum adının Muhammed olduğunu öğrendiğim ilkokul öğretmenine.

Kafamı dayayarak kestirdiğim camdan elimde ki bir kaşınma ile uyanıyorum. Kanadı kırık kahverengi bir karınca kafasından sarkmış antenlerini bir sağa bir sola oynatarak elimin üzerinde parmak uçlarıma doğru her an yiyecek, taşıyacak bir şey bulurum edasıyla etrafını koklayarak ilerliyor. Isırmıyor bu sefer sadece gıdıklanıyorum.

Arusha garına girer girmez Moshi’den yanımda getirdiğim karıncayı sokağa atıyorum. Otobüsü gardan içeri girdiğini gören Arsuha çığırtakanları, gece rüyamda ki karınca sürüsü gibi tüm otobüsü sarıp inenleri teker teker yakalıyorlar ve bir yere sürükleyerek götürüyorlar. Sıra bana gelince aşağıya iner inmez üzerime çullanan bir kaç on tanesi taksi ile beni bir otele, bir kaç on tanesi 200 km uzaklıktaki Nairobi Havaalanına götürmek isterken, bir kaç on tanesi de bana bir safari turu satmaya çalışıyor.

Neden ve niçin demeden tur satanlardan birisinin peşine taklılıyorum. Beni birisinin kaptığını gören diğer karıcalar (çığırtkanlar) etrafımı birden boşaltıyor ve kendilerine yeni bir yem kapmak için arkamdan inenlere saldırıyorlar.

Yolda hem yürüyor hem de bu bölge için standart turlardan Ngrongoro Krateri, Tarangeri, Manyara gölünün içeren 3 günlük turu bana gün başına 120$’a, başka Avrupalı gezginlerin aralarına sıkışmak kaydı ile satmaya çalışınca ağzım açık adamı izliyorum.

“Çadırda kalacağız ama…” dedi anlattıklarının bir yerinde. Pek önemsemedim yıllardır çadırda kalmayı bilen bir gezgin olarak. Hem başka ülkelerden gelmiş sırtçantalı gezginlerin biz Türk sırtçantalı gezginlere göre çok daha fazla sayıda olmaları ve biraz da onların gözlerinin bizlerden daha kara olduğunu bildiğimden hiç aldırmadan günlüğü 400$’dan bir tur olacağını zannederken, 120$’a karşıma çıkan bu safari turunu kabul ediyor ve kaldırım kenarında beni bekleyen Meru-Treks firmasının arabasına yöneliyorum. (http://www.merutreks.com/)

Sanki dolmuş’a biner gibi, yola boş bir koltukla çıkmış bir Jeep’de, son koltuğu 5. kişi olarak bu fiyata doldurmuş olmam, onlar için ek bir kazanç olduğundan “alan memnun, satan memnun” tarzındayız. Alel acele üstü açık 4×4 Jeep’de ki her iki çiftden biri kız diğeri erkek olan İspanyol ve İtalyan’a “Karibu.” diyerek gülümsüyor ve şöför yanında ki tek koltuğa kuruluyorum.

Arusha’dan Asfalt yoldan 1 saat kadar gidip Ngrongoro kraterine doğru yol alıyoruz. Hayvanlar buralarda dolaşan Jeep’leri doğanın bir parçası saydıklarından, Milli parklara ufak özel arabalarla veya bireysel girilemiyor. (Giriş kişi:30$, Jeep:100$, Çadır:20$, Otel-Lodge:150$, Kumanya:10$, Depo dizel:60$, Şöför:20$) Toplamda kişi başı harcamaların 5 kişilik araçlarda en az 100$ olduğu bir organizasyonda bu turlar, pazarlayana, arabanın kalitesine ve konaklama tercihine göre günlüğü benim gibi şanslı birisi için 120$’dan, daha fazlasını isteyenlere ise 1.000$’a kadar çıkabiliyor.

Yol üzerinde ki Karatu köyünü geçip çadır kampımıza eşyalarımız bırakarak Ngrongoro Kraterine doğru yol alıyoruz.
Milli park girişinde yol, yol olmaktan çıkıp sadece Jeep’lerin gidebileceği patikalara dönüşüyor. Krater deyince aklımda, sivri bir tepe, tepenin ardında bir çukur ve içinde bir havuz gibi ufak bir gölü olan volkanik bir dağ gözümde canlanıyordu. Ancak Ngrongro Krateri 20 km’lik çapı ve 300 km2’lik alanı ile dünyanın en büyük volkanik krateri. (http://www.dunyaharikalari.com/afrikada/ngorongoro-krateri)

Birden bir karıncaya dönüştüğümü hissediyorum. Aynı Moshi’de ki çaycının kovasının kenarında dolaşan karınca gibi bizler de kraterin dik yamaçalarında önce 2.000 metrede ki tek yanı uçurum bir yoldan yukarı çıkıyor sonra da 1.800 metrede ki kraterin içine kayıveriyoruz.

İlerledikçe etrafımızdaki her şey dev gibi görünmeye başlıyor. Yolun başında ellerinde mızraklar, boyunlarında yuvarlak boncuklarla karşımıza renkgarenk kıyafetli iri yarı Massailer çıkıyor. Gelip geçeni selamlayan bu kendi başlarına buyruk, dinsiz, yarı yabani kabile insanları burunlarına taktıkları halkalar ve kulaklarına geçirdikleri kalın küpeler sonucu hem burunları sarkmış hem de kulak delikleri kimilerinde bir karış kadar uzamış halde önümüzde resmi geçit yapıyorlar.
Bu vahşi yaşam alanlarında 3 gün boyunca sürüler halinde zebra, bufalo, aslan, kartal, sülün, fil, atmaca, bıldırcın, su aygırı, devekuşu, zürefa, guno, gergedan, yaban domuzu, kaplumbağa, sırtlan, kanatlı karınca akbaba, hipopotam, impala, vahşi kedi, geyik, çıta, antilop, rengarenk kuşlar, boy boy yılanlar, timsah, kızıl ve mavi maymunlar ve adını bilmediğim bir sürü uçan kuş bu coğrafyada 1 yıl boyunca Kenya ile Tanzanya topraklarını paylaşan Victoria gölünü çevreleyen Serengeti bölgesinde mevsimine göre yağan yağurlar sayesinde yeşiren otları izleyerek binlerce kilometrelik bir alanda, geniş bir tur atarak dolaştıklarından, şimdilerde yani Ocak–Mart döneminde Serengeti’nin güneyini kaplayan Tanzanya’dalar.

Martta başlayacak Musonlar öncesinde yavaş yavaş yukarılara, Kenya’ya doğru ilerlerken yaşamı gezinerek devam ettirdiklerinden onlarıda kendime, “bir gezgine” benzetmeden edemedim.

Yolda sevişen, bir ağaç altında doğuran, su kenarında birisi susuzluğunu giderirken, bir diğeri bir başkasına yem olabilen, birbirlerini her an kollayarak her an tedirgin yaşanan bu vahşi yaşamdan nasibimizi almadan dönmek için rehberimiz sürekli bizleri uyarıyor.

Bazılarının 1 hafta yaptığı, (Orada tanıştığım Ankara’lı Tolga Yavuz’un Serengeti fotoları : http://www.dunyayigezmek.com/ ) benim 3 gün ayırabildiğim bu safari dünyasında, sularda sevişen hipopotamlara avanak avanak bakınarak yemek yerken elinizde ki kızarmış tavuğu kapmak için hızlı bir pike yaparak dalan bir kartal’ın bıcak gibi keskin pençeleriyle elinizi yarmasını, yavrusuna fazla yaklaştığımız için 7 tonluk dev bir filin hortumunun sert darbesiyle Jeep’in ön kaputunu yamultmasını, bir kaç kuş fotoğrafı çekeceğim diye bir kenara koyduğunuz öğle yemeğinizi çalan maymunlar sayesinde aç geçireceğiniz bir kaç öğünü, ikindi uykusunun ardından uzaklarda ki avını daha iyi görmesi için Jeep’inizi bir tepe gibi kullanmak için arabanın üzerine çıkan bir çıtanın içinizde yarattığı korkuyu, güneş batarken bastıran sivri sinek saldırılarından korunmak için avuç avuç sürdüğünüz siv-kovların etkisi kaybolmasın diye ekşi ter kokusuyla dolaşmayı, akşamları en yakın yerleşim birimine 4-5 saat uzaklıkta olduğunuzdan doymak adına sadece bol çorbalı kamp yemekleri atıştırıp sofradan yarı aç kalkmayı, tam yorgunluktan uykuya dalmışken gecenin bir yarısında çadırın bir kaç yüz metre ilerisinde bir yırtıcının pençeleri ile devrilmiş ve sivri dişleri arasında can çekişen bir hayvanın çığlığında uyanmayı, uyandığınızda aynı sesi duymuş bir maymunun çadırınızın tepesinde dolaşırken çıkardığı ince tiz sesinde donup kalmayı, soğuk ve karanlık gecenin bir yarısında çadır etrafında bir yılan, cıyan var mıdır diye düşünürken uykusuzluktan sızmayı, çadır içine sızmış sivri sinekleri acımasızca avlamayı, toprak üzerinde gezinen siyah bacaklı kırmızı çıyanları ayakkabınızın topuğu ile vahşice ezebilmeyi, ortalarda dolaşan tarla farelerine hayasızca bir tekme savurup kovalamayı ve en zararsız olduğuna inansak da yeterince çok olduklarında zararlı olabilecek kanatlı, kanatsız karıncaların her an sizden bir parça koparıp yuvalarına götüreceklerini bildiğinizden bir süre sonra karıncaları da kendinize düşman edebilmeyi, HIV’li başka canlılar ile bir ortamda nefes almayı, kısaca vahşeti ve vahşiliği yaşamaktan endişe duymayı göz ardı edebiliyorsanız, insan olarak o vahşi dediğimiz canlıların yaşam alanlarını daraltan bizlerin de birer hayvan olduğumuzu, hatta sayılarını her gün azaltarak yok olmalarına sebep olduğumuzdan onlardan da vahşi olduğumuzu kısa bir süre içinizde hissedebilecekseniz, bir de gelmeden 6 çeşit aşı olmayı ve gelince de her gün sıtmaya karşı bir antibiyotik almayı göze alabiliyorsanız, kesin ama kesinlikle görülmesi ve yaşanması gereken bir Safari’yi yaşayabildiğim için Tanzanya’ya ve doğaya teşekkür ediyorum.

Bu yazımda yiyecek yemekleri olmadıklarından turizm adına benliklerinden her gün tavizler vererek yaşamlarını sürdürebilen, evlenirken bir Aslan avlayamadığı için kız istemeğe eli boş giden Masaili bir damat’ı, yıllar boyunca tüm sülalesinin kadınları acı çekse de, kendisini erkeğine yırtıcı bir dişi aslan gibi vermek istese de, son yıllarda dünya toplumlarının etkisiyle sünnet olamadan erkeğine giden, kendisini yarım bir kadın gibi hisseden Masaili bir dişinin kendi dünyasında yaşadığı ezikliği, bir kaç şilin için oraya buraya aval aval bakan turistlerden para sızdırmaya çalışan çıplak ayaklı çocuk Masaileri anlatmayı pek arzu etmiyorum ama açlık ve susuluk içinde her geçen gün aslanlar ve çıtalar gibi sayıları azalarak yok olmaya doğru giden bu vahşi kabile insanları bu çoğrafyada gerçekten varlar.

Eve dönünce sırtçantamı açtığımda içinden çıkan bir kanatlı karıncanın cansız vücudunu şimdilik saklıyorum. Bir gün tekrar gidebilirsem onu da yanıma alıp, cesedini kendi topraklarına gömeceğim.

Afrika Gezisi : Kilimanjaro eteklerinde

Eylül 17, 2011 de Afrika, Alternatif Rotalar, Hakan Ersavaştı, Uzun soluklu turlar, Yurtdışı Geziler

Yaslandığım koltuğumda elimde Hemingway’ın “Kilimanjaro’nun karları” adlı kitabı ile daracık pencereden dışarı bakarken, bugüne kadar dünyanın en sıcak yeri olduğuna inandığım Ekvator kuşağında nasıl karlı bir tepe olacağını hayal etmeye çalışıyorum.

Kilimanjero vokanik dağı, Tanzanya sınırları içinde olmasına rağmen, Okyanus kıyısında ki Başkenti Dar-Es-Selam’a olan uzaklığının dezavantajı yetmezmiş gibi bir de komşu ülke Kenya’nın Başkenti Nairobi’ye yakınlığının nedeniyle, Tanzanya’nın bir dağı olarak tanınmamış. Kime sorsanız Kilimanjaro’yu Kenya’da diye biliyor…
Buralara gelenlerin çoğu ya Nairobi aktarmalı bir uçuşla ya da Nairobi havaalanından kalkan turist otobüslerle (http://www.riverside-shuttle.com/) 5-6 saatte gelinmekte. Tüm dünya dağcılarının, hatta zirve tutkunu olmasa da dağlarda yürümeye alışmış trekking ve hikking yapan her gezginin kesin geldiği, Afrika’nın en yüksek noktası burası (5.867mt). Benim zamanın kısıtlı olunca, Dar-Es-Selam üzerinden otobüsle 10 saatte gelmek yerine (http://www.scandinaviagroup.com/) biraz paraya kıyıp Zanzibar’dan Kilimajaro havaalanına direk uçuyorum. (http://www.precisionairtz.com/ – http://www.fly540.com/).

“Uçsuz bucaksızlık” nedir diye kafam da bir yargı vardı ama Afrika’nın uçsuz bucaksızlığının bir başka olabileceğini hiç düşünmemiştim. Hani demek isterdim ki “…yer yer bir su birikintisi”, hani “…yer yer bir yeşilik”, ya da “…yer yer çıkıntı bir tepe.”

Havadan son 1 saattir gördüğüm Afrika’nın bu güzergahı için ne su, ne yeşillik ne de tepe adına bir şey diyemeyeceğim.

Çevrede pırpırların, daha doğrusu cebleri €-$ dolu yaşlı Safari çılgınlarının özel uçaklarının inebildiği bir kaç ufak (Arusha, Moshi, Serengeti) havaalanı olsa da daha büyük uçakların inebildiği Kilimanjaro havaalanı, Kilimanjaro Dağının bulunduğu Moshi ile safari merkezi Arusha’nın tam ortasında ve her iki yere 50’şer km uzaklıkta. Bu seyahati planlarken 5 günlük Kilimanjero ve Serengeti çevresinde ki turlar için otel ve yemek dahil 3.000$’lardan başlayan tur fiyatlarını ilk duyduğumda bu iş olmaz demiştim. Ama yola çıktığımdan beri bir sırtçantalı gezgin olarak her an en ucuz yolu keşfetme adına sürekli gözlerim açık etrafıma bakınıyor ve cebime uygun olanı yakalayabiliyordum.

Hedefim sırtçantlıların gidebileceği seviyede bir yer olunca iş ince takibe kalıyor. Yola çıkmadan bulduğum 2 otel vardı kafamda. 25$’lık (http://www.kilimanjarobackpackers.com/) 6-8 kişilik ranzalı bir hostel yerine, 40$’lık özel odalı Osy Grand otelinde kalmaya karar vermiştim. (http://www.hotelscombined.com/Hotel/Osy_Grand_Hotel_Moshi.htm) Uçaktan iner inmez bu yolculukta bana eşlik edecek, Moshi’de 1 gece kalacağım Osy Hotelin bana bulduğu yerli bir rehber camları kırık, bir çok yeri paslı bir arabası ile bir oda bir sofa kadar büyüklüğünde ki havaalanından dışarı çıkmaya çalışıyoruz.
Daha yola çıkmadan çevrede ki tek çıkıntı yüksetinin baştan ne olduğunu anlamadığım yerden bir sivilce gibi fırlamış bazıları 2 metreyi aşmış tepecikler gözüme çarpıyor.

Rehberim Ali, bunların karıncaların toprak altında ki yuvalarında kendilerine yer açmak için yeryüzüne taşıdıkları toprakların oluşturduğu dev karınca tepecikleri olduğunu söylüyor. Bu yuvalar o uçsuz bucaksız düzlüklerde nerdeyse tek çıkıntıları oluşturuyordu.

Havaalanının küçüklüğünün aksine KLM gibi büyük uçak şirketlerin uçaklarının indiği havaalanından çıkarken rehberim başlıyor anlatmaya…

Arusha çevresinde İsrail ve Hollandalıların işlettiği yüzlerce hektarlık tarım alanlarında yetiştirilen yer elması, patates, ve lale soğanları, her gün kasa kasa Hollandaya götürülüyormuş. Birden Amsterdam’ın Bloemenmarkt’da ki o imrendiğim lale soğanlarını kasalardan yerlerde düşmüş yollara yuvarlanmış olanları ezmeden dışarı çıkmaya çalışırken o güzel Hollanda simgesi “Lale” biraz olsun gözümden düşmüştü.

Rehberim Ali, derisinin karalığı dışında, içtenliği ve acemiliği ile bizden biri gibi. Döküntü arabasının masrafların karşılayacak kadar çok turist gezdiremediğinden, daha doğrusu ülkeye akın akın gelen turistleri kapalı turlarla zaten sahipleri İngiliz, Fransız, Hollandalı, Amerikalı olan tur şirketlerine kaptırdığından beni yakalamış olmasına pek bir seviniyordu.

Saat günün yarısını geçmiş ve öğle güneşi tepemize çıkmıştı. Ancak her ne hikmetse, hava sıcak olmasına rağmen boğucu değildi. Araba penceresi sonuna kadar açık, 28 °C’lerde suratımı yalayan sıcak bir rüzgar eşliğinde Arusha-Moshi yolu üzerinden 1 saatte Moshi’ye geliyoruz.

Programda bugün dinlenmek vardı ama yorulmadığımı ve yarın tam gün yapacağım Marangu Village gezimin çok da vakit alacak bir yer olmadığını yolda yaptığımız muhabbete anlayınca otele giriş yapmadan direk o çok merak ettiğim, adını yerli Shwaili diilinden alan Kilim-Tepe, Njaro-Parlayan/Beyaz kelimelerinden oluşan “Parlayan Karlı Tepe” anlamında ki “Kilimanjaro” dağının eteklerine yöneliyoruz.

Gelmeden önce, beni Avrupalı bir Euro zengini zannediklerinden, Marangu köyü ve dağ eteklerinde bir kaç saat geçirme adına biraz faiş bir teklifle 300$ istedikleri turu, bir depo benzinin 60 $ dolması ve arabayla havaalanından başlayıp 150 km’yi geçen bir yol yapacağımızı ve 5 saat sürecek gezimde bir rehberin bana eşlik edecek olmasını göz önüne alarak, sıkı bir pazarlıkla 100$’a birbirimizi ikna ediyoruz. Şimdiden bir 200$ indirim yapmış olmamın rahatlığı ile uzakta puslu bir havada beyaz şapkalı Kilimanjaro dağını seyrederek yol alıyoruz.

“Marangu Cultur tour” diyerek gidilen yer, zirve çıkışlarının yapıldığı Marangu Yolu üzerinde. Yol asfalt ve yollarda tek bir çukur yok. Sanki geçen hafta yapılmış kadar düzgün. Dağ eteklerine yaklaştıkça hava nemleniyor ve etraf yeşilleniyor. İğne yapraklı uzun ve cılız ağaçlar yerini geniş yapraklı bodur geniş gövdeli bitkilere bırakıyordu. Yol kenarlarında boyları 3-4 metreye varmış muz ağaçlarının arasından geçip zirve yolunda ilerliyoruz.

Yol üzerinde bir kaç dağ pansyononu ve kapı önlerine ki verandalarına yayılmış kimileri bir kaç gün önce yaşadıkları zirve macaralarını birbirleriyle paylaşan dağcılar, kimileri de bir kaç gün içinde yaşayacakları yürüyüşlerin heyecanını şimdiden içlerinde hisseden dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş gezginler, Kilimanjaro’nun beyaz zirvesine bakarak hayal kuruyorlardı.

Bir okul çıkışına denk gelince Ali sürdüğü arabasının frenine bastı. Her biri farklı ama okuluna, sınıfına göre tek tip kıyafet giymiş çoğu Tanzanya bayraklarına ilham kaynağı olmuş, doğanın yeşili, güneşin sarısı, okyanusun mavisi, derilerinin siyahı yanı sıra topraklarının kızıllığının renklerinden oluşan uniformaları ile ortalıklarda cıvıl cıvıl dolaşan saçları kazınmış çocuklar neşeyle dolanıyordu.

Kilimanjero etkelerindeki Marangu köyünü ve yer altı mağaralarını, Kinukamori şelalesini, gezip gecenin geç bir vaktinde bir yıldızı olduğundan şüphe duyduğum ama o yöre için kabul edilebilir Osy Grand Hotel’e geliyor ve yarın başlayacağım Serengeti Milli Parkı çevresinde 3 günlük Ngrongoro, Tarangeri, Lake Manyara safarilerisinin heyecanını içimde hissederek uykuya dalıyorum.

Afrika Gezisi : Karibu, Mzungu, Zanzibar

Eylül 17, 2011 de Afrika, Alternatif Rotalar, Hakan Ersavaştı, Uzun soluklu turlar, Yurtdışı Geziler

…Terleyince oturduğum arka güvertenin demir sandalyelerinde uyanıyorum. Güneş artık neredeyse tepemizde. Şu ana kadar 30 °C’ye çoktan ulaşmış sıcaklığı hissetmemiş olsam da geminin yavaşlamasıyla havanın nemi de üzerime yapışınca birden sırılsıklam oluyorum.

Uzakta beyaz bir kumsal ve kumsal önünde sıra sıra dizilmiş kara birer düğme gibi duran tek direk yelkenli dhowlar (Arap yelkenlisi)…

70 km’lik Dar Es Selam–Zanzibar yolculuğunu, 1, 5 saatte, yer yer bir kaç metreyi geçen dalgalı Hint Okyanusunda, feribotun güneşten korunmak için sadece üstü kapalı kıç güvertesinde gerçekleştiriyorum. Aklımın bir yerinde Mr. Phantom hala duruyor. Çevremde ki farklılıkları algılamakta ki çabamsa bir sonuç vermiyor. Bu güne kadar yaşadığım dünyamdan, gizli bir geçitten geçerek bilmediğim tanımadığım bir başka gezegene gelmiş gibiyim. Artık neyin hayal neyin gerçek olduğunu pek farkında değilim.

Çevrede denizin üzerinde bir sürü irili ufaklı beyazlıklar göze çarpıyor. Birçoğu, denizden en fazla 50 cm yüksekliğinde her biri, bembeyaz kumlardan oluşmuş adacıklar. Bu cennet adalar, insanı imrendirecek kadar davetkâr. Kimisi, üzerinde tek bir palmiye ile içinde bulunduğum geminin orada batmasını, yüzerek adaya çıkmayı, ada kıyısına vurmuş bir şarap şişesine sivri uçlu bir deniz minaresiyle adada ki tek palmiye ağacının bir yaprağına “Help!” yazarak tekrar suya atmayı ve melez bir meleğin beni kurtarmasını beklemeyi istetecek kadar vahşi ve cezp edici.

Zanzibar iskelesi, Dar-Es-Selam limanında ki gibi ana baba günü. Gemiden inecekleri karşılamak ve eşya taşımak adına, her bir yolcuya en az 5 karşılamacı düşecek kadar kalabalık bir hamal ordusu ve yolcuları karşılamaya gelen aileler, % 60’lara dayanmış işsizliğin bir göstergesi. Olmayanı elde etmeye verilen uğraş adına her yerden biraz para kazanmanın yolunu bulmaya çalışan bu kalabalık kitle, aşağıda indiğimizde üzerimize saldıracak izlenimi veriyor. Ancak hem gemi personelinin nazik yaklaşımı, hem de gemiye binerken ki içtenlikte Kaptanın “Karibu Mzungu Zanzibar. (Beyazadam Zanzibar’a hoş geldin.)” temennisi ile gemiden iniyorum.

Ben daha ne olduğunu anlamadan, gözleri kırmızı sürme ile bir panter izlenimi veren, çıplak ayaklarının bileklerine prangaladıkları rengârenk boncuklardan yapılmış kalın halhalları, kollarına gerdikleri bir kaç büyük yaprak sayesinde birisinin diğerinden farklı bir rütbede olduğunu anlatmaya çalışan, burunları beyaza, göğüsleri ise zaten vücutları kara değilmiş gibi kömür karası, kızıl ve beyaz çizgilerle diyagonal kafesler çizilmiş 2 pigme, ellerinde tuttukları uçları sivri uzun mızraklarının arka topuzlarını yere dayamış halde önümde durunca etrafımda ki hamallar sürüsü birden bir kaç adım geri çekiliyorlar.

“Karibu Mheshimiwa!” dedi içlerinden biri. Diğeri gülmeden ama somurtmadan elimde ki sırt çantamı almak isterken ilk konuşan ufak adam devam etti.
“Sisi ni watoto wa Bw Phantom…”

Diğeri aynı sessizlikte çantamı almış ve kendisini takip etmemi işaret edip yola koyulmuştu. Söylediklerinden bir tek “Phantom”u anlamış olsam da şu ana kadar onunla yaşadıklarıma olan güvenle sırt çantamdan endişelenmeden pigmelerin peşi sıra yollanıyorum.

Liman kapısından geçerken Zanzibar polisi, 1964 yılında anakara Tanzanyika ile birleşip “Tanzanya” adını almış olmalarına rağmen Tanzanya’dan bağımsız bir iç işleri yönetiminde olduklarından tekrar pasaport ve sarıhummaya karşı yaptırdığım aşı defterimi kontrol edip, adaya girişi iznimi veriyor. Damgayı basarken de, “Bu kontrol sizin iyiliğiniz için…” demesi, bende ekstradan sarılık, difteri, tifo, tetanos aşıları olması rağmen aşılanmama durumunda burada olabileceklerden endişelenmeme yetiyor.

Tanzanya, Afrika kıtasında Sahra altındaki diğer ülkelere göre en az hastalık görünen yöre olsa da hala her gün hatırı sayılır sayıda sarıhumma ve sıtmadan ölümlerle karşılaşılan ülkeler arasında. Ancak Zanzibar adası bunların en az yaşandığı yerlerden biri. Bu nedenle cennet gibi beyaz kumsallarla kaplı güzel plajları sayesinde Zanzibar adası en çok turist çeken bölge.

Ne olur ne olmaz, sivriler uçar, hatta belki feribotla gelmişlerdir diyerek uçaktan iner inmez siv-kovla yaptığım banyonun 3–4 saatlik etkisi geçtiğinden, gemiden inmeden önce orama burama siv-kovu sıkmıştım. İçim rahat kalabalık arasından sıyrılıp limana bakan, zamanın Hükümdarı Umman’lı Sultan Seyyid Said Bin’in yaptırdığı ve Sultanın 2 karısı ve çocuklarının yaşadığı Mtoni Palace ve iki adım yanında, bölgede ilk defa bir asansör yaptırılan ev olduğu için “Asansörlü ev” diye turistlere gezdirilen rehber kitaplarda “House of Wonders” adını verdikleri Harikalar Sarayı ile Forodhani parkı arasından, bir zamanların kıyasıya köle pazarlıkların yapıldığı, sokaklarda fahişelerin cirit attığı, kazanılan paralarla sabahlara kadar rom içerek sarhoş olunduğu Stone Town’a doğru Pigmelerimi kaybetmeden ilerliyorum.

Yolda yakamıza yapışmak isteyen bir kaç başka ada halkına, kulaklarından sarkan deniz minaresi küpeleri ve boyunlarına geçirdikleri rengârenk boncuklardan yapılmış geniş boyundurukları yetmezmiş gibi üzerlerinde her türlü boya bulunan yavelerimin bize sulananlara yan gözle bir ters bakış atmaları yetiyordu.

Önce adanın, 1911 yılında Hindistan’dan getirilen en büyük ve yaşlı Banyan ağacını ve bu ağacın devasal gövdesinin gölgesinde kendine açık hava dükkânı yapmış bir ayakkabı tamircisinin yanından geçip Stone Town’un dar sokaklarına dalıyoruz. Pigmelerin, burayı başkalarına tarif ederim endişesi ile gözümü kapatmalarına hiç gerek olmadığını çok iyi biliyorlar. Gökyüzünün neredeyse görülmediği loş sokaklardan geçerken bir geçtiğimiz yeri bir daha hatırlayamayacağımdan eminler. Önce sola, sonra sağa sapıp bir kaç metre giderek ardında tekrar sol ve anında sağ yaparak, başka bir kaç dar sokağı girip, bir kaç da dar geçitten geçiyoruz. Ardında da bir kaç başka sokaktan özellikle çıkmaz olduğu için önce girip sonra geri çıkınca, Stone Town’da Mr. Phantom’un kurukafa mağarasına bir başka zaman, onlar olmadan gelemeyeceğime (esasen onlar olmadan da çıkamayacağıma) emin olduklarında, son bir sokağa dalıp bir duvar önünde duruyorlar.

Yol bitmişti. Çıkmaz sokağın bir kenarında üzeri kalın beyaz bir tülle örtülmüş kapıyı göremediğimden endişelenmeye başlamıştım ki, Pigmelerimden biri sırtlan ulumasına benzer bir uğultu çıkartınca, tül perde arkasındaki yüksek kapı geriye doğru yavaş yavaş açılmaya başladı.

Perdenin kalkmasıyla kenarları ince iş oymalı üzerine altın varaklı demir takozlarla güvenliği artırılmış yüksek tahta bir kapıdan, buz gibi akan bir şelalenin yanından geçerek, ardındaki serin geniş bir avluya ya da Mr. Phantom’un Kurukafa mağarasının ağzından çıkıp Eden’ine giriyoruz.

Yaverlerim, görevlerini yapmanın ve beni sağ salim Dhow Palace korumalarına teslim etmenin iç huzur ile kapı önüne tekrar çıkacağım saate kadar beklemek için kurukafanın çenesinin kenarına oturuyorlar.

Bir Dhow Palace (http://www.dhowpalace-hotel.com/ ) görevlisi elinde buz gibi bir mango suyu ile yanıma gelip Eden’in ortasındaki masmavi gölde yıkanabileceğimi söylediğinde mango suyunu bir dikişte içerek eşyalarımı oracıkta bırakıyor ve kendimi serin sulara atıyorum.

Sanki bir yanardağ kraterinin içindeyiz. Dhow Palace’ın dik duvarları bir kraterin dik yamaçlarını, ortasında ki masmavi havuzda bir krater gölünün yerini almış gibiydi. Güneş görmeden bir kaç dakika su içinde kaldığımda dışarıda ki 35 °C’ye ulaşmış havaya rağmen içim titremişti. Hatta etrafta tahta pervazlara sarılmış yeşil sarmaşıklar ve dik duvarlar nedeniyle güneşi sadece ½ saat gören bu serin su içinde üşümeye başlayınca tekrar sıcak havaya çıkıyorum…

Sanki Mr. Phantom, hırsızın suratına yumruğu çaktığında her şeyi ayarlamıştı. Ya beni, biraz önümden izliyor ve yaptığım ya da yapacağım her hareketime karşı bir tedbir alıyor, ya da içinde bulunduğum bu dünya ondan sorulduğundan, ben de yoldaki yaşamı hissetmek istediğimden, tüm dünyanın güçleri onun adına bana yardım ediyordu.

Dün sabah Bursa’dan 0 °C’lerde başlayan yolculuğum, ortalığı kasıp kavuran nemli bir havanın hakim olduğu Zanzibar’da sonlandığında biraz yorulmuşum. Dhow Palace’ın bir dönemi İranlıların etkisinde geçtiğinden oralardan getirilmiş Acem işi halılarla kaplı odasının sert abanoz ağacından belki bir kaç ayda işlenmiş kenarları oymalı tahta bir karyolanın, köşeleri kanaviçe işlenmiş cibinliklerle korunaklı yatağında, bir tepe pervanesinin eskimiş rulmanlarından çıkan gürültüsüne eşlik eden rüzgârı altına uzanıyorum. Uzandığım yatakta, sudan çıkınca gittiğim Dhow Palace’ın terasında ki buz gibi Kilimanjaro birası yanında atıştırdığım istiridyeler ve kızarmış kalamarlar, Zanzibar’ın ne kadar haklı bir Cennet ada, gerçek bir EDEN’ olduğunu hissetmeme neden oluyordu. (70$/gün)
Pigmelerin, her yeri ince iş oyma tahta kapıya maymun kafalı pirinç tokmağıyla vurunca odaya yayılan tok bir sesle irkiliyor ve nerede olduğumu anlamadan uyanıyorum. Kapı ardından konuşmalar devam ediyor.

“Mister… Dhowlar, Prison Island ‘a gidip akşam yemeğimizi yakalamak için hazırlar. Sizi bekliyorlar.” deyince apar topar yataktan kalkıyor ve kapıya çıkıyorum. Dhow Palace’ın benim için bu cennet (Eden) yaşantısından şimdilik ayrılmak zor geliyor ama buralarda yaşamın anlık yaşandığını ve yemek saklamanın neredeyse imkânsız olduğundan karın acıktığı anda yemek yemek ve yaşamı devam ettirmek adına sahilde ki dhow’ların yanına gidiyoruz.

Güneş tam kıvamında. Artık kol saatimde ki dereceye bakmak içimden gelmiyor. Bembeyaz kumsala vuran sert dalgalar, bineceğimiz dhow’un sahile yanaşmasını engelliyor. Tüm çabalarına rağmen, sahile tekneyi yanaştıramayan yelkenci birden suya atlıyor ve derin suda kayboluyor. Suyun kum olan bir sahile 1 metre kala bu kadar derin olmasına şaşırıyorum. Adam elinde bir halatla kıyıya kadar yüzüp boşta kalan bir Arap aygırı gibi dalgalarda salınan yelkenlisini kıyıya çekmeye çalışıyor. Pigmelerimden biri elinde bir mızrak, diğerinde, ucunda hilal gibi bir kanca olan ince bir sarmaşıktan yapılmış bir halat var. Kancanın iriliğine bakınca, bizim çaparilerimizle yakaladığımız balıkların bir kaç katı bir balıkla karşılaşma ihtimalimiz olduğunu hemen anlıyorum.

Yelkenci sırtından dolayarak geçirdiği halatla tekneyi kıyıya yanaştırmaya çalışıyor. Kısa bir uğraş sonunda tekne kıyıya biraz olsun yanaşınca hep birlikte belimize kadar sulara gömülerek tekneye çıkıyoruz.

Birden derinleşen deniz, kar gibi beyaz kumun deniz dibinde yansımasıyla oluşan yeşilimsi bir mavilikte kocaman bir su kütlesi… Ve bu uçsuz bucaksız Hint Okyanusunun ortasında, bu adayı çevreleyen azgın sularda yaşayan bir metreye yakın balıklar…

İçim ürperiyor birden!

Uzakta bir kara parçasına doğru kayığın burnunu çeviriyoruz. ½ saat sürecek bir yolculukla gideceğim Prison Island’a doğru yol alırken diğerine göre daha uzun boylu pigme, elinde mızrağı ile benim oturarak dahi zor durduğum dalgalı denizde, dhow’un ön kısmında ayakta duruyor. Her an bir balık görecekte, zıpkınını derin sulara atacak gibi dikkatlice suları ve etrafı süzüyor. Ben, adının Jala olduğunu öğrendiğim diğeri ile teknenin kıç kısmında oturuyoruz. Adamın, tekneye bindikten sonra bizde kayık arkasından kaşık atar gibi tekne arkasından sarkıttığı sarmaşık olta ucundaki kancaya takılı yem balığın, bizim iri bir uskumrumuz büyüklüğünde olduğu görünce bunu yakalayacak balığı endişe ile hayal ediyor ve yerimden kımıldamadan bekliyorum.

Deniz dalgalı. Suların yükseltisi bazen teknenin 2 katına kadar yükseliyor. Dhow’un ahşap gövdesinin yüksek dalgalar üzerinde sörf yapanlar gibi aşıp dalganın arkasından serbest düşüş yapmasıyla sulara önce bir gürültüyle çarpıyor, ardından da ince bir çatırtı kulaklarımda çınlıyor. Her bir yükseliş, bir serbest düşüşe neden olduğundan teknenin yanlarında bulunan istavrozlara sıkı sıkıya sarılmış bir haldeyim. Tekne içinde ilk oturduğumda olmayan su birikintisinin yavaş yavaş yükseliyor olmasına gözüm takılıyor. Uzun boylu Pigme, elinde mızrağı ile kımıldamadan önde, ayakta duruyor…

Teknemiz rüzgâr sayesinde biraz ileri giderken, dalgalar yüzünden az biraz da geriye kaymasıyla 30 dakikalık yolculuğumuzu 50 dakikaya yakın bir sürede teknenin içi, ayak bileklerime kadar su dolmuş bir halde tamamlıyoruz.

Adanın kumsal olan kıyısı deniz gibi aynı dalga yüksekliğinde. Yelkenci diğer yan kıyıdan, mercan kayaklar arasından geçerek adaya çıkmanın daha doğru olduğuna karar veriyor. Bir yanda derin ve dalgalı kıyı, diğer tarafta mantar gibi fırlamış mercan kayalıklar ve kayalıklar arasında onlarca kırmızı – sarı denizyıldızları ve kayalıklara sığınmış bazıları 10cm’lik dikenleriyle iri denizkestaneleri…

Kendine korunaklı bir alan seçtiğini düşündüğünden mercan kayalıkları arasında sakin sakin dolaşan benim için ufak bir deniz canavarı diyebileceğim büyüklükte, sarı ve lacivert çizgili bir pijama giymiş gibi dolanan yassı bir balık, aniden teknenin yanına gelince, son 1 saattir avını beklemekten sabrı taşmış ayakta ki pigmenin elinden fırlayan mızrağın suya girerken çıkardığı tiz sesin devamında kayalıklara çarpan metal mızrağın su içinde çıkardığı tok bir ses eşliğinde hareketsiz kalıyor. Ve bir iki saniye sonra su üzerinde bir kırmızılık…

Her an bir endişe, bir yaşam mücadelesi derken akşama doyacağımızı bilmenin rahatlığını içimde hissetmişken birden yaşamın besin döngüsünde ki yerimi almış olmaktan endişe duyuyorum. Ardından aldığım bir nefesle şimdilik yaşadığımı kavrayarak vücudumda bir delik var mı yok mu diye elime bir kaç yerimi yoklayıp olmadığını görünce rahat bir nefes alıyorum.

Yelkenci, teknesini mercan kayalıklarda daha fazla rüzgârın etkisinde bırakmak istemiyor. Çıplak ayak suya atlıyor ve bu sefer beline kadar daldığı su içinde denizkestanelerine basmadan dhow’u kıyıya kadar yaklaştırıyor.

Gel-git’de sular çekildiği için açığa çıkmış kırmızı ve sarı denizyıldızları ve mercan kayalıkların kenarlarına sığınmış yengeç ve ahtapotlar, taşlara yapışmış denizkestanesi arasında Hasina’nın mızrağının ucunda ki bir balıkla Prison Island’a çıkıyoruz. Biraz arkamızda kalan Jala, yolda tekne ardından salladığı oltası ile bir balık yakalayamamanın acısını, bir kaya altına sıkışmış iri bir mürekkep balığından çıkarıyor. Ufacık elleri ile mürekkep balığına yapışınca, hayvancağız da can havli ile sanki Jala’nın elini boğacak gibi uzun kolları ile parmaklarını sıkıyor. Jala’ya da koluna sıkı sıkıya yapışmış hayvanı sudan çekip çıkarmak kalıyor.

Adaya, bu gece yiyeceklerimiz ile çıkmak iyiye mi işaret yoksa çatırdayan ve su alan bir tekne ile geri dönememem adına endişe verici bir durum mu olduğuna karar veremiyorum.

Prison Island, adını geçmiş kötü şöhretinden alıyormuş. 11 yüzyılda başlayan Arap akımları ve ardından gelen köle ticaretinin yaşandığı dönemlerde, bu adaya iflah olmaz köleler ruhlarını kaybetsinler, itaatkâr olsunlar diye getiriyorlar ve uzunca bir süre aç susuz şekilde, ışık görmeyen hapishane odalarında tutuluyorlarmış. Daha sonraları 19. yüzyıl başlarında, Safra Afrika’sında baş gösteren sarıhumma etkisinde kalan Kenya, Uganda ve o zamanların Tanganyika’sının ölümü kesin hastaları için son günlerini geçirdikleri bir karantina adası olarak etkinliğini sürdürmüş.

Adaya ayak basar basmaz, Hasina, “Bu gece kaplumbağa çorbası içeceğiz.” deyince, ben elindeki palyaço kılıklı balığı ve Jala’nın yakaladığı mürekkep balığını tercih etmek istediğimi söyledim.

Kafasını hayır anlamında konuşmadan iki yana salladı. Adanın sık yapraklı ormanı içinde ki dar bir patikaya girerken, bunları adanın sahibi Ali El Buğra’ya hediye getirdiklerini, hediyelerine karşılıkta adada ki kaplumbağalardan yaşı yüzü aşmış olanlardan bir tanesini alıp bol besinli bir kaplumbağa çorbası pişireceklerini her zamanki ruhsuz haliyle söyleyip tekrar patikada yürümeye başladı. Donup kaldım…

Bir kaç metrelik sarmaşıkların bazen yılan mı yoksa dal mı diye kararsız kaldığım benzerlikte olduklarından havadan sarkmış olanları kafama değmesin diye elime aldığım bir sopa ile ittirerek dar bir patikadan ilerliyoruz. İleride ki geniş yapraklar birden hareketleniyor. En önde giden Hasina, elinde ki mızrağın ucundaki balığı aceleyle kamışından çıkartıp belinde sallanan bez bir torba içine sokuyor ve mızrağını avını avlamaya hazır bir halde avucunu içinde sıkı sıkı tutuyor. Jala ise daha temkinli ama bir şey yapmadan benim arkamdan geliyor. Hasina’nın birden durmasıyla bizde sessizce olduğumuz yerde kalakalıyoruz. Bizden bir iki adım uzaklıkta ki büyük bir yaprak kımıldayıp yere doğru boylu boyunca serilince, boyu benim popoma kadar gelen bir kara kaplumbağası önümüzde ki kocaman yaprağı devirip, ağzının içinde bir şeyler geveleyerek önümüze çıkıyor. Şaşkın şaşkın biz ona o bize, karşılıklı bakışıyoruz.

Hasina birden gerdiği kaslarını serbest bırakarak kıstığı gözlerini açıyor ve başlıyor bağırmaya “Ali El Buğraaaaaa. Ali El Buğraaaaaaaa…”

Çalıların ardından gelen kaba bir kahkaha benim yaverleri rahatlatsa da ben önümde bir adam boyu, hadi attım diyelim, bir çocuk boyunda ki bir kaplumbağa ile karşı karşıya iken, bu kahkahanın ardından, koca göbekli, uzun sakallı, elinde çatal dilli paslı bir kılıç olan pis bir korsan bozuntusu beklediğimden içim pek rahat değildi. Durumu daha iyi algılamak için yaverlerimin ortasında hala ileriyi daha rahat görmek adına kıstığım gözlerimi ve her an bir ağacın tepesine fırlamak için hafif çömelmiş durumdaki dizlerimi düzeltmeden, biraz paytak bir halde yürüyorum.

Kocaman kaplumbağa sanki biz yokmuşuz gibi bir başka yeşil yaprak koparıp koca ağzından içeri atıyor. Biz de onun yanından geçip geniş yeşil yaprakları elimizle iterek onun geldiği tarafa giriyor ve önce 1, sonra iki, sonra üç, sonra… Sonra 13, sonra… Sonra 30 kocaman kaplumbağa arasında kaldığımı anladığımda biraz önce yakaladığımız deniz mahsullerinde oluşan akşam yemeğimizden git gide ümidimi kesmeye başlıyorum.

Hasina, balığı soktuğu torbasından önce bir şişe rom çıkartıyor. Ardından da hala kanlı balığı, uzun bir tahta üzerine bağdaş kurarak oturmuş, beklentilerimin aksine cılız bir başka zenciye uzatıyor. Ardından Jala da yakaladığı mürekkep balığını adama uzatınca benim akşam deniz mahsulü menü ümidim komple kaybolup suratım değişince, Hasina bana dönüp “Merak etme Seyid. Bu akşam Zanzibar’a döneceğiz ve sana güzel bir kalamar ve ıstakoz ziyafeti çektireceğim. Bunlar, bu adanın bekçisi ve bu ada yaşayan yaşları bir asırı çoktan geçmiş dev kaplumbağaların bakıcısı Ali El Buğra için” deyince içim biraz olsun rahatlıyor. (http://en.wikipedia.org/wiki/Aldabra_giant_tortoise)

Bugün Prison Island, eski korkunç yaşantısından bir eser bırakmayacak kadar sakin ve masum. Ada da yaşları 130′u geçmiş boyları bir adam boyuna yaklaşmış sürü halinde yaşayan kocaman kaplumbağaları, onların oyunlarını, sevişmelerini, yemek yemelerini seyredip, arından bembeyaz kumsalında kumlara bulanıp, sonra Hint Okyanusunun dalgalı denizinde en fazla 2 metre açılarak yüzüyorum. Dönüş için hareketlendiğimizde sık palmiye ağaçları altındaki tahta sedirinden kalkan Ali El Buğra, tek elimi, iki eli arasına alıp ruhuyla güle güle derken gözlerimin içine bakıp “Bir daha ki sefere aileni de getir. Korkma buralardan! ” diyor…
Gözlerim kısık, biraz hüzünle ayrılıyorum Prison Island’ın o vahşi ve cezp edici doğasından. (Gidiş-geliş motorlu dhow’lar ile 20$)

Ertesi sabah kahvaltısında yalnız değilim. Mr. Phantom benden önce uyanmış, Eden’in ortasındaki suyun yanında uzakları seyrediyor. Beni görünce yanıma geliyor. Kızıl bir kıyafet altında vücudunun hiç bir yerini görmüyorum. Sadece gözlerinin parlaklığını görebiliyorum. Gülümsüyor. “Bugün sana adayı gezdirmek istiyorum. Biz burada büyük bir aileyiz ve bu dünyayı, bu yaşamı doğayı çok seviyoruz.” diyor. Neden kırmızı giyiyorsun diye sormak geliyor içimden ama susuyorum.

Sıtmaya karşı aldığım Monodox ilacı, kalsiyum ile beraber alınmaması gerektiğinden sabah kahvaltısı adına getirdikleri keçi sütü ile etrafta dolanan sıska hörgüçlü ineklerin sütünden yapılmış yağları yiyemiyorum. Ancak her yerde, her an gözümüze batacak kadar çok tropik meyve eşliğinde taze yufka üzerine yaban arılarının kovanlarından çalınmış bal sürerek kahvaltımı yapıp anavatanında yetişmiş kahvelerin, tahta dibekler içinde taş takozlarla ezilmiş tozları ile yapılmış sert kahvelerinden içerek güne adım atıyorum.

Kapıdan çıkarken Hasina ile Jala kapıda, dünkü oturdukları yerde ellerinde ki mızrakların sırtları yere dayanmış halde ayakta bizi karşılıyorlar. Mr. Phantom ile beraber geldiğimi görünce hiç istiflerini bozmadan bize bakıyorlar. Kurukafanın açık ağzı içinde ilerleyip şelalenin yanından geçerek dışarı çıkıyoruz. Çıkmaz dar yolun üzerinde üstü açık bir jeep bizi bekliyor. Mr. Phantom sağa direksiyona ben de sola geçip oturuyoruz. Pigmeler, ben daha koltuğa oturmaya başlarken yerlerinde hareketsiz iken, koltuğa oturduğum anda onların çoktan arka koltukta ve üstü açık jeep’de ayakta olduklarını gördüğümde bir leopardan daha hızlı olan bu bastıbacak yaratıklardan her şey beklenir diye düşünüyorum.

Hasina, düşüncelerimi anlamış gibi “Sen Mr. Phantom’u daha görmedin! O, kartaldan uzağı gören gözleriyle, bir leopardan daha hızlı, bir aslandan daha kuvvetli, bir filden daha güçlüdür. Demir yumruğunu suratına bir yiyen bir daha onu unutamaz!” dedi.

“Evet, bilirim.” dedim, 2 gün önce Corner Cafe’de yaşadıklarımı hatırlayarak…

Yol üzerinde ki yerel pazarları seyrederek merkez dışına 15 km. kadar çıkıp Zanzibar’ın baharat çiftliğine giriyoruz. Bu çiftlik 17. yüzyılda Zanzibar’ı etkisi altına alan Sultanlara ve onların Umman, Yemen ve İngiltere’de ki dostlarına gönderilmek üzere çeşitli baharatların yetiştirildiği bir büyük bahçeymiş. Şimdilerde bir kaç ağaç aynı meyveleri verse de, bir zamanların köle ticaretini, Mr. Phantom ve arkadaşları ortadan kaldırdığı için artık Afrikalı köleler yerine, yöre köylüler, geçmişi yaşatarak turistleri ağırlamak adına burayı bir turizm mekânına dönüştürmüş. Mr. Phantom arabayı bir büyük banyan ağacının gölgesine çekip duruyor. Biz Hasina ile akasya ağaçlarına sardırılmış karabiber sarmaşıklarına ve özellikle haşaratlara karşı her türlü ilaç sanayinde kullanılan citronella otları ve keskin kokulu tarçın ağaçlarıyla kaplı jungle ormanına dalıyoruz.

Bacaklarım ne olur ne olmaz diye uzun ama ince kumaş bir pantolonla, ayaklarımsa her gezimde benim tüm yükümü çeken sevgili botlarım tarafından korunuyor. Üzerime ise hem ormanda ki haşarata, hem de kızgın Ekvator güneşine karşı uzun kollu ince bir pamuk tişört, başıma da geniş kenarlıklı bir şapka ile korunarak geziniyorum. Birden babaannemin Umre dönüşü söylediği lafını hatırlıyorum. “Sıcak ülkelerde de uzun kollu giyinilir Hakan! Sen hiç çıplak gezen bir Arap gördün mü?”
Biraz muz, biraz kahve, biraz mango biraz ananas gibi meyveleri biraz tarçın, biraz da vanilya tohumlarını tadarak orman içinde ilerliyoruz. Canımızın istediğini koparıp yediğimizden, bazen bir karabiber üzerine bir ananas, bazen olmamış bir vanilya üzerine bir tarçın kabuğu midemi biraz karışmış bir halde, kıpkırmızı bir toprakla kaplı köy meydanına geri dönüyoruz.

Mr. Phantom kızıl bir toprak üzerinde tahta bir yer yatağında kızıl elbisesi ile zorlukla seçiliyor. “Gel” diyor, dirseğini dayandığı kıpkırmızı meyvelerin sarktığı bir ruj ağacını kalın gövdesine yaslanmış, bir bukalemunun doğa ile olan kızıl uyumu kadar uyumlu bir halde… (http://www.tradewindsfruit.com/lipstick_tree.htm)

Şimdi gördüklerim, doğadan alınan güçle birleşmiş yaşamın uyumunu ve Mr. Phantom’un neden kırmızı giydiğini biraz daha iyi hissetmeme neden oluyor.
Tahta yer yatağına bağdaş kurarak oturuyorum. Uzun entarili köylü kızları ve çıplak ayak pigmeler evlerinde ne varsa, doğa onlara ne sunduysa, kocaman istiridye kaplarında ve kafam büyüklüğünde deniz salyangozları içine doldurulmuş ananas, mango, papaya ve bilumum tropik meyveyi önümüze bırakıyorlar. Biz de bir güzel hepsini mideye indiriyoruz.

Ruj (lipstick) ağacı altında kendimizi güneşten korumuşken, Mr. Phantom ileride ki bir adama doğru sesleniyor.
“Mr. Butterfly… Yap bakalım bize bir gösteri.”
Dazlak, ince-uzun bir adam koşar adım yanımızdan geçip solumuzda ki kokonat (Hindistan cevizi) ağacının üzerine fırlıyor ve bir maymun gibi 20 metrelik ağacın en tepesine çıkıp elindeki kama ile bir kaç kokanatı kesip aşağıya düşürüyor. İnerken de maymunluk etmeyi ihmal etmeyip ya ayaklarını boşta bırakarak, ya da tek kolu ile ağaçta tutunarak sallanıp gösterisini yapmayı ihmal etmiyor.
Mr. Butterfly, yukarı çıkarken ki çevikliğinde ağaçtan aşağıya koşar adım iniyor ve hindistan cevizlerini keskin kaması ile bir darbede kafasını uçuruyor. Önce suyunu içiyoruz, sonra da içini yiyoruz…

Artık baharat çiftliğinde birçok tropik meyveyi ardı ardına yemekten neredeyse çatlayacak bir haldeyim. Oturduğum tahta yatak üzerine kıvrılıyor ve bir kaç çeyrek dakika beni yola çıktığım andan itibaren yönlendiren Kızıl maskeli adam, Mr. Phantom ile elimizi başımızın altına yastık yaparak tahta bir sedir üzerinde yan yana kestiriyoruz. (Baharat gezisi – Spice tour: 20$)
Bir sivrisineğin alnımın ortasından sokup kulağımın etrafında dolaşırken çıkardığı vızıltı ile uyanıyorum.

Kızılmaske yanımda yoktu. Hasina’da görünürlerde değildi. Sadece Jala elinde her zaman ki mızrağı ile tünediği bir kütük üzerinde bana amaçsızca bakıyordu.
Uyandığımı gördüğünde, “Mr. Phantom, Hasina ile beraber Jozani ormanlarına gittiler” dedi. Birkaç kaçak maymun avcısının ormanda gezindiği haberi gelince apar topar adamları yakalamaya gitmişler. “Ehhhh. Biz ne yapacağız ?” demeye kalmadan Jala döküntü bir araba ile daha ayaklanamadığım sedir kenarına gelip ani bir fren ile tozu dumana katarak duruyor. Öksüre aksıra bir yandan uyanmaya bir yandan da gitmeye başlayan arabaya kendimi atmaya çalışıyorum.

Yolda hiç konuşmuyoruz. Zaten Jala’nın İngilizcesi toplam 10 kelimden oluşuyor. Benim Swahili dili hakkında bildiğim 3 kelime ise Karibu-Hoş geldin, Mzungu-Beyaz adam ve Jambo-Merhaba olunca, sessizlik içinde 1 saattir yoldayız. Yer yer, içine girdiğimde kesin kaybolacağım uçsuz bucaksız ormanlar içinden, yer yer arabanın içine su girecek kadar derin dere yataklarından geçerek bazen kıçım tavana değecek kadar beni zıplatan çukurlara dalarak, geniş ama tozlu bir yolda gidiyoruz.
Jala, direksiyonu birden sola kıvırıp orman içine arabayı daldırıyor. Önümüzdeki yeşillikleri ve bir kaç çalı çırpıyı eziyor ve bir kulübenin önüne birden duruyoruz.

Etrafım eli silahlı kara derli adamlarla sarılı veriliyor. Şimdi tam tırsıyorum ama ileride Hasina’yı görünce içim birden rahatlıyor.
“Ne o ?” dememe fırsat vermeden Hasina başlıyor anlatmaya. “Bu ormanda bir kaç leopar ve sadece burada yaşayan çok özel Kırmızı Colombus Maymunları yaşar.” diyor. (http://en.wikipedia.org/wiki/Zanzibar_Red_Colobus)

Kırmızıya takılıyorum yine. Daha konuşmasını bitirmemişti ki Kızılmaskenin, bir omzunda kırmızı bir maymun, diğer omzunda 2 si üst üste sanki bir birine zımbalanmış gibi duran 2 adamla kıpkırmızı toprak patika içinde çıkıyor.

Mr. Phantom, “Bıktım artık bu aymaz adamlardan!” deyip bir un çuvalı gibi 2 adamı omzundan yere fırlatıyor. Düştükleri yerde tozları kaldırarak toprakta sırt üstü yatan 2 haydudun çenesine gözüm takılıyor.

Kızıl bir toprak üzerinde, kırmızı maymunlar tarafından çevrilmiş kırmızı maskeli bir adam ve yerde çenelerinde kırmızı bir mürekkeple dağlanmış kurukafa dövmesi olan haydutlar, yaşamın doğa ile olan uyumunu bir kere daha görmemi sağlıyor.
“Açım! Yemek! “diyor Jala, o olmayan İngilizcesiyle. Hep birlikte gülüşüyoruz. Mr. Phantom, bu sefer Hasina’ya direksiyona geçmesini söyleyince, Jala onun yanına oturuyor. Bizde jeep’in arkasına oturuyoruz.

Hasina, “Kısa bir yoldan Kizimkazi-Dimbani köyüne gideceğiz” deyip orman içine dalıyor, tuzlu sularda da yetişebilen, köklerini böğürtlenin kolları gibi suyun üzerinden ileri bir noktaya atarak suya ulaşmaya çalışan Arap saçı şeklindeki Mangrove ağaçlarının endişe verici kökleri arasından arasından geçip tekrar ana yola çıkınca biraz olsun içim rahatlıyor. (http://en.wikipedia.org/wiki/Mangrove)

Kizimkazi balıkçı köyü, Jozani parka arkadan, Zala Park yolundan yarım saat, güzel Jambiani sahil yolundan gidildiğinde 2 saatlik bir yolculuk. Biz kısa yolu seçtiğimizden sıcaktan bayılmadan arka yoldan biraz orman içinden gidiyoruz. (Jozani ormanı: 30 $ – Kizimkazi: + 20 $)

Yol sonunda bitiyor. Daha önce görmeye alıştığım beyazlıkta uzun ve geniş bir kumsal ve kumsalın devamında yer yer mercan kayalıklar. Ve ilk defa 11 yüzyılında Arapların ilk akımları zamanında Şeyh Abu Mussa Al Hassan Bin Muhammed (sanki bütün Arap isimlerini almış bir Sultan) tarafından yaptırılmış tek katlı derme-çatma bir cami ile karşılaşıyoruz.

Dimbani Caminin imamı, Kızılmaskeyi görünce heyecanlanıyor. Koşar adım camiden yanımıza gelip hoş geldin diyerek camisini gezdirmek için bizleri davet ediyor. Kızılmaske bu dini konulara uzak olduğundan bana -sen git- der gibi bakıyor ve eliyle sırtıma vuruyor. Ben cami imamı peşinden gidiyorum.

İmam yolda “Biz Arapların etkisi ile Sunni’yiz. Ama bir dönem buralarda İranlıların etkisi ile Şiiler de yaşamış.” dediğinde düşüp bayılacaktım.

Nereden nereye der gibi adamın suratına baka kaldım. İran’dan taaaa buralara kadar uzamış bir Pers tarihini ne anlayabilecek kafam ne de okuyabilecek sabrım vardı. İmama “Elhamdurullah Müslüman’ız.” deyip birlikte cami içinde sevdiklerimizin sağlığına kısa bir dua ediyor ve bir kaç foto çekip geri çıkıyorum. İmam, bana yaptırdığı cami tavafına karşılık aldığı bir kaç $’lara seviniyor ve bizi el sallayarak uğurluyor.

Kızılmaske ile 200 metre ilerideki Kizimkazi balıkçı köyüne kadar yürüyoruz. Bir balıkçının yanlarında azgın sularda devrilmesin diye ek dayanaklar olan kayığıyla, o gün yakaladığı taze gümüş balıklarını satmak için kıyıya yanaşmasıyla onlarca rengârenk elbiseli kadın, çoluk-çocuk ellerinde, başlarında leğenler ile kayalıklardan kıyıya yanaşamayan kayığa koşmaya başlıyorlar.

Balıkçı teknesinin talan edileceğinden duyduğu endişe ile her gelene bir kaç kova balığı kayığın haznesinden alel acele verip uzaklaştırmak istiyor. Beni gören bir kaç kadın yüzleri görünmesin diye gözlerini ve suratlarını yüz örtüleri ile örtseler de Mr. Phantom’un varlığı onlarında benden endişe duymalarını engelliyor.
Bir birinden bu kadar uzak yaşamlarda, onların benden, benim onlardan endişe ve korku duyarak birbirimize bakarken daldığım hayal âleminden Kızılmaskenin seslenmesi ile irkiliyorum.

“Hakan! Jala ile Hasina sabırsız birer aç kurt gibi seni yemeğe bekliyorlar.”

Koşar adım onlara doğru giderken, kızıl bir toprak üzerinde, kırmızı meyvelerin sarktığı bir ruj ağacının gölgesi altında, kırmızı denizyıldızları ile süslenmiş bir masada, kıpkırmızı kızarmış kalamarlara, kırmızı mercan balıklarına ve diri diri haşlanmış kırmızı ıstakozlara bakan, vücutlarını kırmızı birer Masai örtüsü sarmış gözlerinin çevresi kırmızı boyalarla çizilmiş 2 pigme dostum ve omzunda kızıl bir maymun ile Kızılmaske hep bir ağızdan gülerek tekrar seslendiler.
Karibu Mzungu!

Afrika Gezisi : Dar Es Selam’da bir sabah

Eylül 17, 2011 de Afrika, Alternatif Rotalar, Hakan Ersavaştı, Uzun soluklu turlar, Yurtdışı Geziler

Güzel bir günün sabahında, Corner Cafe’nin camekânlı vitrini önüne, kaldırım üzerine yayılmış bir kaç masa etrafında, sabah kahvesini bir sigara eşliğinde götürenlerle birlikteyim. Arabalar vızır vızır önümden geçip gidiyor. İnsanlar ise daha sakinler ama onlar da kafalarını sağa sola çevirmeden işlerine yetişmenin derdindeler.

İçim bomboş… Heyecanım ise hiç yok. Sadece havanın serinliğini içime çekerek, günü yaşamanın keyfini ruhuma sokmaya çalışıyorum. Serin bir rüzgâr, bir kaç saat önce doğmuş güneş ışınları altında suratımı yalayıp geçip gidiyor. İçimi ısıtan kahvemi soğutmadan içmek istiyorum.

Yanımda ki masada gizemli kıyafetleriyle bir adam oturuyor. Ama suratını göremiyordum adamın. Geniş omuzlu, uzun burunlu. Başındaki fötr şapka, sabah güneşinin büyük kara gözlüklerine vurmasını engelliyor. Üzerinde uzun gri bir pardösülü var. Adam, yanındaki kadına dönüp, “Diana, işinden izin alamamana üzüldüm. Ama ben bugün Eden’e dönmeliyim…” diyor.

Yanında ki uzun siyah saçlı kadına göz ucuyla çekinerek bakıyorum.

Canım acıyor birden…

“Lanet olsun!” diyerek, üzerime dökülen kahvenin bacaklarımda ki sızısıyla bağırarak ayağa kalkmaya çalışırken, önce masama, sonra üzerime düşen adamla yere yuvarlanıyorum.

Yan masada, siyah saçlı kadının çantasını çalmaya çalışan, saçı başı dağınık hırpani bir hırsız, fötr şapkalı adamın yumruğunu, süpürge teli gibi çıkmış sakallı suratına yeğince, adam önce benim masaya yuvarlanıp kahvemi dökmüş, ardında da üzerimden geçerek yerde hareketsiz kalmıştı.

Hırsız, baygın bir halde masanın ayakları dibinde yerde yatarken çenesinde ki kurukafa iskelet dövmesi dikkatimi çekiyor.

Geniş omuzlu adam yanıma gelip elini uzatarak yuvarlandığım yerden doğrulmam için elini uzatıyor. Kırmızı eldivenli elinin, orta parmağı üzerindeki geniş kurukafa kabartmalı yüzüğe gözüm takılıyor.

Yerde yatan adamın suratındaki ile aynı. Kafamı kaldırıyor suratına bakıyorum. Yanında ki uzun siyah saçlı kadın gülümsüyor. Adamın ise, fötr şapkası altında bir kızıl bir maske ile yüzünü saklamış…

Fötr şapkalı adam, elimi tutarak beni havaya uçururcasına yerden kaldırıyor ve özür diler gibi bana donuk, donuk bakıyor.

“Eden denilen bir adada gidiyorum. Diana Palmer burada kalacak. Elimde fazladan bir bilet var. Sen de benimle gelmek ister misin?” diyor…
…Saat sabahın 3’ü. Uçağın tekerlekleri yere değmesine rağmen etraf zifiri karanlık. Ne apron önünde ki diğer uçakları, ne de apronu görebiliyorum. Diana’nın bileti sayesinde 7 saat süren İstanbul-Dar Es Selam yolculuğunda Business Class’ın evdeki yatağımdan daha rahat yatak olan koltuklarında yol boyu uyumuşum. Uçak park pozisyonuna girince kapı açılmasıyla uçağın içene dolan sıcak hava, -1 derecede bıraktığım İstanbul’dan sonra cehenneme düşmüşlük hissi veriyor.

En önde, 1 numaralı koltukta oturan fötr şapkalı adam yerinden hızlıca kalkıp üzerindeki pardösüyu ve şapkayı koltuk üzerine bırakarak kıp-kırmızı bir kıyafet ile uçaktan koşarcasına inip gidiyor. Arkasında bağırıyorum.

“Heyyy! Hani, Eden adasına gidecektik?”

Gel, der gibi eli ile işaret edince, koşar adım uçağın merdivenlerinden peşi sıra iniyorum. Piste sadece ikimiz varız. Gün hala ağarmadı. Hızlı adımlarla yürüyen kırmızı adama ancak koşarak yetişebiliyorum.

“Saat 7’de bir tekne ile gideceksin. Seni karşılayacaklar. Limana git. Azam gemisine bin. Ben, seni Zanzibar limanında karşılarım!” deyip gözden kayboluyor.
Dar Es Selam havaalanın önünde onlarca Zenci ile kalakalıyorum. Biraz tırmış vaziyetteyim. Gök hala kara. Etrafımda ki adamların suratlarını seçemiyorum etrafımı saran onlarcasının, karanlık içindeki siyah suratlarını göremediğimden, iç dünyalarında ki hislerinin yüzlerine yansıyan mimiklerini algılayamıyorum.

Günün biraz ağarmasını beklemek için ışıklı bir pano altına oturuyorum. Hava nemli. Üzerime yapışan kıyafetlerden yavaş yavaş kurtulmak için soyunmaya başlamam ile etrafımda uçuşan sivrisinekler sayesinde giyinmem bir oluyor.

Hem soyunmalıyım. Hem de giyinik olup korunmalıyım. Olmuyor!

Etrafımda herkes neredeyse çırıl çıplak. Ama onlar doğuştan sıtmaya karşı bağışıklı. Ben “Hangi sivri sıtma yapar ki?” diye sivrisineklerin gözünün içine bakıp sıtma yapanı ayırmaya çalışıyorum. Bulamıyorum.

“Saçmaladın Hakan!” diyerek hızlıca çantada ki sivrisinek ilacını alıp, bir yandan terden sırılsıklam olmuş kıyafetlerimi çıkartıp soyunmaya başlıyor, bir yandan da ilacı üzerime boca ediyorum. Neyse şimdi terden daha farklı koktuğumdan sivriler yanaşmıyorlar.

Aprondan çıkar çıkmaz beni karşılayan ayakçı ordusunun, benim gibi sırt çantalı bir Zerdüşt gezginden iş çıkmayacağını anlayanları yavaş yavaş yanımdan uzaklaşıyor. Çıkış kapısı önünde el yazısı ile yazılmış bir panoda, Dar Es Selam’ın çeşitli yerlerine kaça gidildiğini gösteren taksi tarifesi gözüme çarpıyor. Pano üzerinde 35$’a havaalanından limana taksi ile gidilebileceğini anlıyorum. Otobüs yok. Dala-Dala’da (dolmuş-minibüs) bu saatte buradan binilecek bir araç değil.

Eşyalarımı yanımdan ayırmadan tuvalete gidiyorum. Bir adam peşimi bırakmıyor. Sivrisineklerle eşdeğer geliyorlar. Adam işini biliyor. Çişi olmasa da varmış gibi bir yandan birlikte pisuara işiyoruz diğer yandan konuşmaya devam ediyoruz. En nihayet adam beni, ben adamı ikna ediyor ve 1 saat sonra, 20 Şiline ( 12 $) limana gitmek üzere anlaşıyoruz. Şoför, başka bir uçak gelmeyeceği, gidecek bir yeri ve yapacak bir işi de olmadığından, 1 saat sonra olsa da para kazanacak olmanın rahatlığı ile bir bankın üzerine uzanıyor.
Apron çevresindeki marketler kapalı. İlk indiğim saatte su bulamam diyerek sırt çantama attığım mataramı çıkarıyorum. Son 1 saatte vücudumdaki tüm deliklerden çıkarak beni terk eden vücut suyumu geri almak için ½ litre suyu içiyorum.

Bu yolculukta hedefim günde en az 3 litre su tüketmek. Bu hem terleyerek vücudumu terk eden su için, hem de sıtmadan korunmak adına aldığım Monodox’un yan tesirlerini yok etmek için. Monodox’u özellikle yutarken en az 2 bardak su eşliğinde içmeliyim. İlacın içindekiler, susuz bir halde içilirken boğazıma takılırsa yemek borusunda tedavisi zor bir hastalığa yol açıyor. Barakadan bozma hastanelerinde, olmayan ilaçlarla, buralarda tedavi olunamayacağını bilmek biraz endişe yaratıyor içimde.

Saat 6’ya doğru, Zenci şoförüm uzandığı banktan gerinerek kalkıyor ve “Hadi, gidelim.” dercesine yanıma geliyor. Gün ağarmak üzere, neyse ki yakasındaki Havaalanı Taksi kimliği biraz olsun içimi rahatlatıyor.

Havaalanı önünden geçen geniş Morogoro Bulvarı üzerinden 13 km uzaklıktaki limana ilerliyoruz. Cadde sakin. Çatıları, paslı teneke ondülinler ile ya da teneke yağı kutuları düzleştirilerek çatı yapılmış tek katlı barakalar önünden geçip gidiyoruz.

Birçoğunun kapıları açık… İçeride bir döşek üzerinde yatanları görebiliyorum. Şimdilik her şey tek katlı. İlerledikçe bir kaç 2 ya da 3 katlı bina ile karşılaşıyoruz. Binalar güzelleşmeye başlıyor. New African Hotel önünden geçerken içindeki casinoyu yönetenlerin Türk olduğunu öğreniyorum. Son yıllarda birçok Türk girişimcinin Tanzanya’ya akın ettiğini duymak hoşuma gidiyor. Özelikle eğitim alanında, geleceğe yönelik yapılan atılımlar bu çevrede bayağı beğeni topladığını taksi şoförümüzün dile getirdiklerinden anlıyorum.
“Ne de olsa hepimiz Müslüman’ız” diyor şoförüm…

Liman çevresindeki ise 5–6 katlı binalar gözüme çarpıyor. Bildik büyük binalar ortasında heybetli bir Lüteryan kilisesi. Kilisenin yanında ise bir Cami…
Dar Es Selam’ın % 90 Müslüman olsa da, 42 milyonluk Tanzanya, % 40 Hıristiyan, % 40 Müslüman ve % 20’de çoğunluğunun Masailerin oluşturduğu, son zamana kadar kendi kabileleri dışında başka bir topluluk ile iletişim kurmamış, totemlere tapan, tabulara inan bir yaşantı sebebiyle dinsiz diye adlandırılan karmaşık bir yapıda. Ama şimdilik Sahra altı (Güney) Afrika havzasında bir birleriyle din adına itişmeden çevresinde ki diğer ülkelere göre en sakin şekilde yaşayan bir topluluk.
Şoför taksiyi, liman kenarına yan yana sıralanmış 10 kadar kulübe önüne park ediyor. Kızıl maskeli adamın söylediği Azam gemisinin bilet gişesi arıyorum ama bulamıyorum.

Her an, her Tanzanyalının, her alışverişimden bir komisyon alacağını bildiğimden ısrarla rezervasyonumun yapıldığı geminin gişesini soruyorum. Biraz önce havaalanında üzerimi çıkarttığımda etrafımda dolanan onlarca sivriden çok daha fazla ayakçı, arabanın etrafını sarmış, benim arabadan inmemi bekliyor.
Adamlar yaslanmaktan nedeyse arabayı devirecekler. Bu misafirperver karşılama karşısında, kapının kilidinin kapalı olup olmadığını göz ucu ile kontrol ediyorum. Neyse ki kilitli…

Şoför, “Oda olur, bu da olur. Her gemi Zanzibar’a gider” deyip beni arabadan, arenada avını bekleyen aç aslanlar gibi ortalarda dolaşan belki de birçoğu HIV virüslü kara derili adamların arasına atmak için can atıyor. Eminim ki daha şimdiden sokaktaki hanutçulardan bir kaçı ile anlaşmış, kendi avından arta kalanı, arabayı sarmış çakallardan beni kapacak olan ile paylaşacaktı. Kendisine verdiğim 12$ yetmediğini düşündüğünden, çakallara verdiği yemeğinden arta kalanına karşılık mutlaka bir başka şey almak için, cin fikirli tavşan Bugs Bunny gibi koltuğuna gerilmiş bir halde arabayı aynı yerde kıpırdatmadan, başka bir gişe önünde tutuyordu.

Daha fazla dayanamayıp kilidi açarak kendimi araba dışına attım. Bambaşka bir adama aradığım gişeyi sorup, gösterdiğe yöne doğru sırt çantamla ilerliyorum. Adam bana gişeyi göstermenin haklı gururu ile peşim sıra gelmeye başladı. Birinin diğerinden daha vahim, her an yıkılacakmış gibi duran gişelerin birinde ufak yazılarla Azam Marine Co Ltd. şirketinin tabelasını (http://www.azammarine.com/) görünce içeri dalıyorum.

Davetsiz misafire hoş geldin diyen gişe görevlisi, bir yandan bana, bir yanda da benim hangi hanutçu tarafımdan içeri itildiğimi anlamak için gerimde duranlara bakınıyor. Zira benden alacağı paradan gerekli komisyon mutlaka beni arkamdan itenlerden birisine verecek.

Kırmızı elbiseli adamın, havaalanında koçar adım giderken elime tutuşturduğu ufacık kâğıdı adama uzattım. Adam bir yandan elimdeki kâğıdın ne olduğunu anlamaya çalışırken, kâğıdın alt köşesindeki 30$ yazan rakamın yanındaki kurukafa mührünü görüce birden irkiliyor.

3 milyonluk Dar Es Selam’dan, bir zamanların Afrika köle ticaretinin merkezi olan Zanzibar’a ölümüne yapılan çilekeş yolculuklar, şimdiler de 1 milyon kişinin yaşadığı turistik bir adaya, yeni ve hızlı feribotlarla yapılan gezi yolculuklarına dönüşmüş. Bu seyahatler genelde biz gezginlere 30$’dan 50$’a kadar (kendilerine 15$) teknesine göre 90 dakikadan 3–4 saat sürecek bir yolculuk eşliğinde yapılabiliniyordu. Ama hangisi olursa olsun, en önemlisi arkadan ittirene verilecek hanutun miktarıydı.

Gişe içindeki adam, eli ile ona verdiğim rezervasyon kâğıdını arkamdakilere, kurukafa mührünü görecekleri şekilde “He is a fried of Mr. Phantom…” diyerek üzgün olduğunu ve kendilerine bir şey veremeyeceğini ima edercesine gösterip önüne döndü ve masa üzerinde ki bilet koçanına adımı yazarak biletimi bana uzatınca bende kâğıtta yazan 30$’ı adama verdim.

Geriye doğru dönüp giderken arkamda ki kalabalık bana başka bakmaya başladı. Hiç biri üzerime saldırmaya cesaret edecek halleri olmadığı gibi her biri, her an her istediğimi yapacak şekilde yarım referans halindeydiler. Birçoğu ellerini apış arası üzerinde birleştirerek nazik bir halde bir kaç kuruş alamayacak olmalarının üzüntüsünü hissettiriyorlardı. Benim kendilerine yaklaştığımı görünce yavaşça kenara çekilip yol açtılar. Adını duydukları anda davranışları değiştiren bu Mr. Phantom’u git gide daha çok merak etmeye başlamıştım. Gişe görevlisi, yolu göstermek için birisini yanıma verdi. Galiba Mr. Phantom’un etkisi bu gezide bana epey eşlik edecekti.

Liman girişinin kapı önü yığınla insan kalabalığı… Bohça içinde eşyalar, kimisinin elinde, kimisinin ise kafasında düşmeden duruyor. Bir birini itenler, birini ezip diğerinin önüne geçmeye çalışan kalabalık arasından ilerlerken gişeden birlikte çıktığımız izcimin parlayan kafasına gözüm takılıyor. Dazlak kafası büyük bir ihtimalle kenarı keskin bir istiridye kabuğu ile kazınmış zenci pigmenin peşi sıra ilerliyorum. Liman girişinin demir parmaklıkları önüne geldiğimizde pigmenin ardında duruyorum.

Adam, kapıdaki görevliye “From Mr. Phantom…” dedi. Kapı görevlisi sabahın 6.30’unda terden sırılsıklam olmuş gömleğine aldırmadan yerinden birden doğrulup, kapıyı açarak beni içeri aldı. Gerimdeki yığınla kalabalık içinde, çocuklarını ezdirmemek için diğerlerini iten analar, bir birini itip o açık kapıdan içeriye girmeye çalışan hamallar, kapının benim arkamdan kapanması ile oldukları yerde kalakaldılar.

Pigme önde, ben arkada yan yana birçok tekne, feribot ve yatın yanaştığı iskele üzerinde ilerliyoruz. Limanda ki en büyük feribot önüne gelince dazlak pigme bana dönerek, “Bu gemi Mister. İçeri geçip istediğiniz yere oturabilirsiniz” dedi gözlerinin içi gülerek.

Artık bir kaç şilini hak etmiş ama Mr. Phantom’dan korkusuna, bahşiş isteyemeyecek kadar ürkek bir halde gözlerini benim gözlerimden kaçırarak yere bakmaya başladı. Bir 1.000 şilini (0, 75$) cebine soktum. Aldığını etrafına hissettirmekten korkarcasına gözleri ile bana bakıp teşekkür eder gibi göz kapaklarını kısıp, koşar adım iskeleden uzaklaştı.

Yöreye özel krem rengi giyinmiş gemi kaptanı “Welcome Mister.” diyerek beni güverte girişinde karşılıyor. Yanımızda ki diğer teknelerden en az 2 kat büyük feribotun etrafı açık üst güvertesine çıkıyorum. Liman çevresi pırıl pırıl. Birçok büyük gemi, bir kaç kocaman yelkenli, liman çevresinde, masmavi suların üzerinde yük boşaltma sıralarının gelmesini bekliyor.

Güneş, sabahın 7’si olmasına rağmen etkisini göstermeye başlamış, hava sıcaklığı şimdiden 26°C’ye ulaşmıştı.

Güvertede, rüzgârdan salınan güneşliklerin altında kendime bir yer seçiyorum. Şimdilik büyük bir koydayız. Coğrafi olarak hem derin hem de sakin büyük bir koy olan Dar Es Salam körfezinin doğal liman özelliği buranın neden Başkent olduğunu gözler önüne seriyordu. Uzaklar, buradan dahi anlaşılan yüksek dalgalı lacivert Hint Okyanusu. Ve daha uzaklarda bir zamanların köle ticareti yapıldığı Zanzibar adası ve yanındaki Pembe ada.

Gemimiz tam zamanında, dolmayı bekleyen diğer tekne ve feribotlara dalgalarını fışkırtarak hareket ediyor.

Limana hâkim yüksek katlı bir kaç otel ve yeni devlet binaları, güvenliğin ve ihtişamın göstergesi bankalar ve uzaklardan gemi ile gelenleri görkemliği ile etkilesin diye pırıl pırıl parlayan Lüteryen kilisesini geride bırakıp Dar Es Selam’ın yan mahallelerini seyrederek koydan çıkıyoruz.

Tüm gece, tek yelkenli teknelerinde olta balıkçılığı yaparak avladıkları balıkları, denize sarkıttıkları teneke kutularda ya da delikli kafeslerde yakaladıkları yengeç, ahtapot ve kızıl ıstakozları sabahın köründe getirdikleri balık pazarının kalabalık ve gürültülü halini seyrederek, koydan çıkıyor, Dar Es Selam’a el sallayarak Zanzibar’a kadar 90 dakika sürecek yolculuğumuzu geçireceğimiz dalgalı lacivert Hint okyanusuna açılıyoruz.